UMUTSUZ BEKLEYİŞ

Melek tarafından yazıldı..

Romantizmden ne kadar az anladığımı bu öyküyü okuduğunuzda görebilirsiniz...
Bunu da lisede yazmıştım.

Yağmur yağıyordu.
Genç kızla delikanlı, yağmura aldırmadan söyleşiyorlardı.
Bir saçak altına sığınmayı bile akıl edememişlerdi.
Birbirlerinden ayrılamıyorlardı bir türlü.

Genç adam, birazdan gidecek, genç kızı yapayalnız bırakacaktı.
Genç kızın, uzun sapsarı saçları, kahverengi gözleri,
bir heykeltıraşın elinden çıkmışa benzeyen çok güzel, düzgün hatları olan bir yüzü vardı.
Genç adam ise, uzun boylu, kumral saçlıydı.
Gök mavisi gözleri vardı.
Gözlerinden onulmaz bir keder okunmaktaydı.
Vedalaşmaya çok az bir süre kalmıştı çünkü.
--Beni üç yıl bekle,
üçüncü yılı dördüncü yıla bağlayan gece, kilise çanları on ikiyi çaldığı vakit
gelmezsem benden umudunu kes, demişti genç adam.
Genç kız susmuştu. Ondan asla umudunu kesmeyeceğini biliyordu.
Onu, hep bekleyecekti. Bu hayatı boyunca sürse bile.
Onu sevdiği kadar kimseyi sevemezdi ki.
Sonunda genç adamı bir tren aldı genç kızdan.
Tren yitinceye kadar izledi. Sonra, bardaktan boşalırcasına yağan yağmura karıştı gözyaşları.
Genç kız, belki bebekliğinden beri ilk kere ağlıyordu.
Doya doya ağladı.
Aradan tam üç yıl geçmişti.
Genç adam bir mektup olsun yazmamıştı.
Yılbaşıydı. Genç kız, kimi zaman kabına sığamıyor, oradan oraya deli gibi koşuyordu.
Kimi zamansa, ikircik içinde kalıyor, “Ya gelmezse?” diyordu.
O zaman ne yapardı! Nasıl yaşardı?
Bu gün farklıydı. Onun üç yıl, bazen kuşkuyla, bazen özlemle beklediği gündü.
Bu gün, yılbaşı ağacını özenle süsledi.
Bir sürü yemek yaptı.
Halbu ki evde, yalnız kendisi yaşıyordu.
Annesi o onsekiz yaşındayken ölmüştü..
Babası da…
Babasına ne olduğunu bilmiyordu.
Annesine çok kere sorduğu halde tam olarak cevabını alamamıştı.
Annesi, o ne zaman babasından bahsetse, gözleri dolar, susardı.
Ne zaman onu sorsa, gözlerini göğe kaldırır, çoban yıldızına bakar, dalardı.
Kilisenin yakınlarında bir evde oturuyordu. Müslüman kültürüyle yetiştirilmesine rağmen,
kilise çanlarının seslerini duymaktan çok hoşlanırdı.
Tıpkı onun gibi…
Saat on ikiye yaklaşıyordu.
Genç kızın kalbi, yerinden koparcasına atıyordu.
Gözlerini, saatin saniye kolundan bir an ayırmıyordu.
Saat gece on iki olmuştu.
Ama çan bir türlü çalmıyordu.
Ezelden beri bu çan, ne olursa olsun hep çalmıştı.
Hiç aksatmadan çalmıştı.
Bir kere bile olsun...
genç kızın yüreğini bir kazan kaynar su misali tutuşturdu beklenti.
ve ardından, bir kazan buz gibi su misali dondurdu umutsuzluk ateşi.
Üç yıl, koskocaman üç yıl boyunca onu beklemişti.
Belki de saati ileriydi.
neden olmasındı!
İçine biraz da olsa su serpildi.
kilisenin saatine baktı.
Saat gerçekten de on ikiydi.
İçini emsalsiz bir hüzün kapladı.
Saatin bir dakika geri olması için neler vermezdi!
Genç kız, artık tümden yitirmişti umudunu.
Ağlamaya başladı.
Ya ölmüşse! Ya bir kaza geçirmişse!
Onu unutmuşta olabilirdi.
Hıçkıra hıçkıra ağluıyordu.
Ağlamaktan gözleri şişmiş, kıpkırmızı olmuştu.
Tekrar saatine baktı. Saat bir olmuştu.
Çanlar bir türlü çalmıyordu.
O gece hiç uyumadı.
Ama, o gelmedi.
Artık hiç gelmeyecekti.
Hiç ona gülümsemeyecek, yumuşacık elleriyle, hiç saçlarını okşamayacaktı.
Artık, kahkahasını bir daha hiç duyamayacaktı.
Genç kız, onu düşünürken o kimbilir neredeydi.
Ama genç kız, tıpkı genç adamın ona gelmezse umudunu
kesmesini söylediği günkü gibi düşünüyordu.
Onu, her zaman bekleyecekti.
Hiç umudu olmamasına rağmen bekleyecekti.
Çünkü o genç adama bağlamıştı.
Tıpkı, bir kaplumbağanın kabuğuna bağlandığı gibi.
ve kabuğundan ayrılan bir kaplumbağa gibi, çabuk, çok çabuk ölecekti.
Genç adamsa, çoktan umutup gitmişti, bir zamanlar biri için nasıl attığını kalbinin.
O şimdi, başka dünyaların insanıydı.
İşten başka bir şey yoktu hayatında.
Yalnız, o, yani, bir zamanlar genç olan, öldüğünde ise bir deri bir kemik kalmış,
yaşlanmış kadın öldüğü gün,
Emsalsiz bir hüzün kapladı içini.
Sonra o sözünü anımsadı.
O günleri anımsadı ve sessiz sezsiz ağladı.
Artık o günler, unutulmaya mahkum günlerdi (bir zamanlar genç olan, şimdi ise,
hüzünlü gözlerinden başka her şey değişmiş olan, yaşlı, kır saçlı) adam için.
Son:

NOT:
Bu öyküyü, Kitaro’nun “Everlasting Road”
adlı enstrumantal parçasından ilham alarak yazdım.

Eylem Yurtsever