Geyik

Giray tarafından yazıldı..

Hayat kimilerine göre belli bir yaştan sonra daha fazla tekdüze olmaya başlıyor. Bu nedenle değişik heveslere kapılan, hobiler icat eden, taşınan ve kaşınan ve hatta hakikatin kapısını aralamak için arayanlar sıkça görülür. Bazen duyarız filanca iş değiştirmiş emekliliğine kırk dakika kala veya terk-i diyar eylemiş şu yaşından sonra diye. Bazen de göremez oluruz her gün sokakta selamlaştığımız, kahvede çay içip sohbet ettiğimiz tanıdık bir simayı.


Hayri Bey de ofis hayatı içinde uzun yıllardan sonra bacağında çıkan ağrıyı göstermek için gittiği doktordan hoşuna gitmeyen şeyler duyunca hayatında radikal bir değişiklik yapıp bir spor tesisine gitmeye başlamıştı.  Hayri Bey bakkal bir babanın mahalle arasında büyüyen mütevazı mahdumlarının üçüncüsü ve oğlunu okutmaya çok meraklı annesinin olağanüstü gayretleri ile kayıt ettirdiği, kendisinden hallice çocukların gittiği ilkokul sıralarında maddi olarak eziklik çektiği yıllarda bilenen, bu hırsla giderek artan başarısını limitlerde zorlayarak maliye bölümünden mezun olan, sonra kamu sektörünün getirisini beğenmeyip özel sektörde koşan, hırsına paralel kazancı ile istediği hayata kısmen kavuşan bir adamcağızdı. Adamcağızdı zira başta eski model adı “Hayri” olmak üzere değişmesini istediği şeyler öylece kalmıştı. Hırsından dolayı okumaya ve öğrenmeye dair zamanlarını daha ziyade kariyerini ilerletmeye ayırdığı, dar zamanlarında kısmi zamanlı çalıştığı için okumaya keyfi olarak zaman ayıramadığı, zaten bir şeyler okumaktan da çok haz etmediği için arkadaş arasında ya da kimi resmi toplantılarda birisi felsefe veya edebiyattan laf açınca sessiz kalmak ya da konuyu değiştirmek zorunda hissetmesi de bunlardan birisiydi. Tam da ununu eledikten ve istediği hayata kavuşmuşken sağlık sorunları canını sıkmış, kendi statüsüne uygun bir çözüm üretip neredeyse sosyetik denebilecek bir spor salonuna gitmeye başlamıştı. Bunu da bir zaruretten yaptığını düşünüyor, spora gitmekten de keyif almıyordu. Zira yürüyüş bandında koşmak dünya para verip bina ettiği göbeğini heba etmek gibi geliyordu kendisine.

Aktivite işini keyif aline getirmek için yandaki yürüyüş bandında sık sık denk gelip sohbet ettiği, üstelik kendisinden çok daha uzun süredir spor yapmasına rağmen göbeği gittikçe büyüyen Emre’nin aklına uyup onunla ava gitmeye başladı. Bazen 3-5 kişi oluyor, sohbetin de dibine vuruyorlardı. Attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değmese de bayılana kadar yürüyor, çatlayana kadar yiyor, eve kapağı zor atıyorlardı. O kadar ateş ettikleri halde doğru dürüst bir şey de vuramıyorlar, geçtikleri her yerden kurt-kuş kaçışıyor, bitkiler bile boynunu eğiyordu. Ama çok eğleniyorlardı, çok!

Böyle bir partisinde saatler geçmiş, arkadaşlar farklı yönlere dağılmış, Hayri, geçen hafta aldığı yeni dağ botlarının da verdiği enerji ile yamaca tırmanmış, büyük ve yeşillik bir sahanlıkta sessizlik ve etrafı saran çalılarla baş başa kalmıştı. Bir süre sessizliği dinlemek için nefesinin dinmesini bekledi. Ne de olsa efora karşı hep soluk soluğa kalıyordu. Tam bir sessizlik anında çalılar ardından çıtırtılar geldiğini duydu, bu peşinden koştuğu kuş ve tavşanlardan başka, daha büyük bir şeydi. Hışırtı artınca hemen bir çalının ardına saklandı. Yüreğinde tamtamlar çalıyordu. Birden beklediği şey meydana süzülüverdi.

Çocukken okuduğu tek masal kitabının kapağına uzun uzun baktığı geceyi hatırladı birden. Tam da o resimdeki Ceylan karşısındaydı. Tüfeğine sarıldı, ortaya çıkıp rastgele iki fişeği de ateşledi. Gürültü ve dumanın ardından şaşırtıcı bir şey oldu. Bir çift şaşkın göz diğer kızgın çift göze bakakaldı. Ceylan kaçmak bir yana yan duran bedenini bile oynatmadan başını çevirmiş, kan ter içindeki Hayri’ye pasaklı bir zavallı gibi bakıyordu. Bakışma kısa sürdükten sonra Ceylan konuşuverdi;

-          Bak hala bakıyor, hem suçlu, hem güçlü. Özür bari dileseydin!

-          Ceylan mı konuştu, yoksa ben mi koptum? Hişt, kışt!

-          Kime diyorsun sen onları, tavuk muyum ben?

-          Nasıl konuşuyorsun sen ya?

-          Önemli olan o değil, senin hiç laf anlamaman. Ama bu senin suçun değil ki! Senin neslin ortaya çıktığından beri bu kırların ve ormanın tadı kaçtı. Ormanın kendisi bile kaçtı. Ne arsız şeysin sen be! O koca göbek yetmedi, beni de mi yiyeceksin? Niye ateş ediyorsun?

-          Avdayız ya biz…

-          Ne avı? Zaten otlakları zimmetinize geçirirken hayvan yetiştireceğiz dediniz, biz de terk ettik. Çok çocuk var et lazım dediniz atalarımızı kılıçtan geçirdiniz. Sonra ekeni bile beslemeyen tarlalar icat ettiniz. Onları ekmek için daha çok ürediniz. Sonra o çocukları da besleyemediniz. Et, ot hiçbir şey bırakmadınız. Halinize bak! Şimdi de sebep bitti can sıkıntısı yüzünden sağa sola ateş ediyorsunuz. O attığın saçmalar beni öldürmez, yaralar daha sonra ölüme götürür. İyi ki sakarsın, tutturamadın. Çok akıllısınız diye dünyayı size bıraktık. Ne hale getirdiniz. Haliniz perişan, halimiz feci. Buyur konuş, ne anlatacaksın?

-          Geyik’e bak, neler biliyor! Tamam, ateş etmemeliydim ama bir an boş bulundum. Sanırım korktum!

-          Benden mi korktun? Yazık kalıbına senin. Siz, Aslan’dan korktunuz, yok ettiniz, Kurt’tan korktunuz şimdi resmini bile çizemiyorsunuz, çünkü yok! Her şeyi hatta bakterileri bile yok ediyorsunuz. Amma da korkaksınız siz ya!

-          Ama bu dediklerin ya bizi öldürdü ya da hayvanlarımızı. Ne yapacaktık ya?

-          Siz! Tabii bu kadar kalabalık olmasanız bu kadar ayak altında da olmazdınız. Bu kadar çok olmasanız hayvan da beslemezdiniz. Hırsınız sizi deli etti. Şimdi dünya artık yaşanacak bir yer değil. Bunu sizden bazıları bile söylüyor. En basiti sen, kırk tavşan alacak para harcayıp buraya ava geliyorsun.  Canın çıkana kadar dolaşıp illa ellerinin kanıyla geriye dönüyorsun. Bunun akıl neresinde. Biz hayvanlar siz insanlara dünyayı bunları yapın diye terk etmedik. Bizim aklımızın ermediği sırları belki siz keşfeder de bize de gösterirsiniz diye kenara çekildik. Oysa siz basit menfaatler uğruna birbirinizi bile boğazlıyorsunuz. Asıl maksatlarınızdan uzaklaşmak bir yana bihabersiniz.  Şimdi ben gidiyorum. Sakın ardımdan ateş etme zira hamileyim. Bu dağda gezen beş geyikten dişi olan iki tanesinden hamile olan tek benim. Azıcık insafın varsa beni öldürme!

-          Tamam, öldürmem tabii ama niye kızıyorsun ki bana? Hamile olduğun alnında yazmıyor ki!     

-          Alnımda yazmıyor ama kokumda yazıyor. Ama bunu anlayacak burun nerde! Hey be!

….

Sıcağın ter içinde bıraktığı yakası tenini yakınca uyanan Hayri dağ soğuk olur diye giydiği kalın gömleğe bir kere daha pişman oldu. Bir ağacın altında sızıp kalmış, öğlen mangalda cızırdattığı kilolarca sucuğun acısı kötü çıkmıştı. Gözü ışığaalışığ başına geçen güneşin alıklığını atınca durdu, bir an düşündü. Geyiği aradı etrafında. Ne arazi az önceki sahanlığa benziyordu, ne de geyik filan vardı. Boynundaki düdüğe iki kere üfledi. Az ilerinden cevap geldi, sersem bir halde ve geyiğin sözleri zihninde çınlayarak diğerlerinin yanında çayırda yürüdü ve akşama doğru hemen önünden havalanan kuşu da görmedi, arkadaşlarından birisi elinden tüfeği alarak kuşa ateş etti ama tüfek patlamadı. Hayri birden zıpladı, arkadaşı şöyle dedi; “Hayri tüfeği ne arada attın? Fişekler boş!”.


Giray - 24.10.2013