SUSTU İÇİMDEKİ KELEBEK

Melek tarafından yazıldı..

Çarkın kırılsın felek, gönlümün prensini verdin ama yıllarca çektirmediğin çile kalmadı.

Fakir bir ailenin tek kzıydı Aysel. Gönlüne sevda düştüğünde onaltısında bile değildi.
Köyün bütün kızlarının vurgun olduğu Ali'nin gönlünün sultanıysa Aysel'di.


Askere göndermeden hemen önce evlendirdiler Aysel ile Ali'yi.
Gurbeti ilk kez tanıdı Aysel. Gurbet yolu gözleyen buğulu gözleri ilk kez o zaman tanıştı dinmez gözyaşlarıyla.

Okutmamışlardı Aysel'i. Asker mektuplarını bile okuyamıyor, içindeki dinmez özlemi yazamıyordu Ali'sine. Acılar kara bir bulut olmuş yağıyordu üzerine. Önce annesi gitti. Ardından babası. O ela gözleri yavaş yavaş ferini kaybediyordu.

Kaynanası hastalıklı gelin demesin diye ızdırabını içine gömüyordu Aysel. Kendi acılarıyla kavruluyordu için için. Bir gün Ali döndü askerden. Aysel tüm acılarını salı vermişti esen yele.
Ya da öyle sandı.

Daha döneli az bir zaman olmuştu ki Ali amansız ve anlamsız bir hastalığa yakalandı. Yattı günlerce bir taş parçası gibi. Ali iyileşene kadar da ne varsa elde avuçta o da eridi bitti.

Yıl 1961... Almanya işçi alıyordu. Ayselin içinde yeni bir umut kapısı açıldı.
Hemen başvurdular. beklemeye başladılar.
Beklediler.
Beklediler.
Beklediler.
Bir yıl yarı aç yarı tok aşsız, işsiz, ve çaresiz. Üstelik iki de minik yavrucakla.

Umutların tükenmek üzere olduğu bir gün haber geldi. Almanya onları çağırıryordu...

Hemen bir tahta bavulla İstanbul'a gittiler önce.
Tepeden tırnağa muayene edildiler, hayvanlar gibi dişleri bile sayıldı tek tek, gocunmadılar hiç.
''kaybedecek hiç bir şeyimiz yok'' dedi Ali. ''bu umuda son yolculuğumuz,
eğer gidemezsek hem seni hem kendimi atarım bu denize.''
Dua ediyordu Aysel durmaksızın. Eğer okuma yazma bilmediği anlaşılırsa gidemeyeceklerdi.
''önce ben kendimi atarım denize'' dedi içinden.

Etrafları gurbet garipleriyle doluydu. Kimi yokluk belasına, kimi aşkına kavuşa bilmek için başlık parası uğruna yüzlerce bekleyenlerden sadece biriydi onlarda. bir damla umudun peşinden sürükleniyordu yeşil yapraklar, hazanın rüzgarına doğru savrulacaklardı diyardan diyara.

Yüreği güm güm attı Aysel'in adını duyunca mikrofondan.

Yaşlı görevli önüne bir gazete koydu. ''oku bakalım kızım ''dedi. Eğdi başını yere Aysel, ela gözlerinden iki damla yaş süzüldü, zaman durmuştu onun için, hıçkırıkları içine gizlemiş ve öylece baka kalmıştı gazeteye. Kısa bir sessizlik oldu. Kulakları uğulduyordu Aysel'in

'' hadi git kızım, şansın açık olsun, Allah size orada kolaylıklar versin'' dedi yaşlı doktor, gülümseyerek.

Dünyalar bir anda onun olmuştu. Dışarı fırlayıp Ali'ye sarıldı. ''gidiyoruz Ali'm '' dedi. sıkıca sarılarak. Ali öptü Aysel'i öptü, öptü,öptü sımsıkı sarıldı...

Ali'nin övey annesine emanet ettiler iki zavallı yavrucaklarını. Daha açmamış iki gonca güllerini o sefaletin içine bırakıp düştüler gurbetin yollarına...

Üç gün sonra bambaşka bir dünyaya vardılar sanki. İki Alman karşıladı onları tren istasyonunda. Biri '' Wilkomen !'' dedi, öylece bakakaldılar. Bomboş...

Soğuk ve karlı bir geceydi. Bir ara arabada olan Almanlardan biri gülerek tavuk gibi gıdaklamaya başladı. Ali'nin gözlerinde anlam aramaya başlarken Aysel, birbirlerine bakakaldılar. saatler süren araba yolculuğundan sonra bir tavuk çiftliğine vardılar. Alman görevli, köylerindeki ahırdan daha kötü bir barakaya yerleştirdi onları. Öyle bitkinlerdi ki, hiç bakmadan bir köşeye kıvrılıp uyudular. bir kaç gün sonra şehirden uzak, çiftliğe yakın bir eve yerleştirdiler. Artık çalışıp kendi başlarının çaresine bakacaklardı.

Alman komşu onları alışveriş için bir markete götürdü. Hayal bile edemiycekleri yiyecekler gördüler ilk kez. Köpekler için mamalar bile vardı. Aysel şaşkındı. Kara gözlü yavrularına bir tas çorbayı bile bulamadığı günleri düşündü bir an. Bir ah çekti derinden, yavrularının özlemiyle sızladı içi...

Yıllar birbirini kovalıyor zaman hızla geçiyordu. Bu arada çocuklarınıda almışlardı yanlarına. Başka bir şehirde bir fabrikaya işe başladılar. Ne kadar çalışırlarsa okadar çok kazanabileceklerdi. Yemelerinden içmelerinden kısıp daha çok çalıştılar. Her biriktirdikleri kuruş yurtlarına kavuşmanın umudunu biraz daha arttırıyordu.

Gurbet acısı umutla yoğrulurken Ali'yi işten çıkardılar Hatalı mal üretmiş ve Alman patronu zarara sokmuştu. Aysel artık tek başına çalışıyordu. daha çok daha çok, yavrularını düşünüyor, memleketini düşünüyor, köyde çektiği yokluğu düşünüyor daha çok çalışıyordu. Ali bu duruma daha fazla dayanamadı ve kimyasal madde üreten bir fabrikada kaçak olarak çalışmaya başladı. Bir kaç kez polis baskınıda Ali'yi bir odaya sakladılar. Ali saatlerce ne olduğunu bilmediği sıvıların arasında korunmasız bir şekilde saklandı.

iki yıl boyunca kaçak göçek saklana saklana çalıştı. hiç sevmedi buraları. '' bir gün mutlaka döneceğim '' diyordu.

Ummadığı bir anda basit bir hastalık için gittiği hastanede kanser olduğu ortaya çıktı.
günden güne eridi Ali kanserden, günden güne eridi Aysel acıdan ve hasretten.

Umutla dönmeyi beklerken Türkiye'ye, Alisini bir tabutla getirdi...

Tahta bavulla gitmişti Aysel şimdi büyükçe bir tahda bavulla geri dönmüştü.

'' Biliyorum'' dedi Aysel. '' Biliyorum, ya biz gereğinden fazla beyaz kaldık, ya da hayat bizim için fazla karaymış.
Çarkın kırılsın felek, olmaz olaydın gurbet ben seni umut sanmıştım...'' dedi Aysel...

Susmuştu içindeki kelebek Aysel'in, bir daha hiç bir umuda kanat çırpamayacaktı...

Sepkin Coşkun