UÇURTMAMI RÜZGÂR YIRTTI

Ozgen tarafından yazıldı..

Bazı güzelliklerin mevsimi olduğuna inanırım. Ancak o mevsimde anlam kazanır o güzellik. Çiçek bahara, sararmış yapraklar güze, karpuz yaza yakışır. Mesela kışın ortasında manavların ortasına kurulmuş kendini ağırdan satan karpuzlara hiç yüz vermem. Yapay gibi gelir bana, plastik gibi görürüm mevsimsiz yapılan her şeyi.


Esip duran rüzgâra da en çok uçurtmayı yakıştırırım. Nazlı nazlı süzülen bir uçurtmanın ardına düşüp gitmek, onunla birlikte süzülmek bulutların arasında; tarifsiz bir mutluluktur. Hiç uçurtma uçurtmamış birine bunun mutluluğunu anlatmak imkânsızdır. Bazıları için boş iş, çocuk işi gibi gelir bu serüven ama benim için en önemli bir uğraştır uçurtma yapmak ve uçurtmak.

Çocukluğumda uçurtma yapmak şimdiki kadar kolay değildi. Öyle ince, hafif çıtalar bulmak, rengârenk kâğıtlarla uçurtmayı süslemek mümkün değildi. Uçurtma için özel ip falan da satılmazdı. Çıta yerine mısır calazı dediğimiz mısırın gövdesini, renkli jelâtin yerine gazete kâğıdını, yapıştırıcı yerine de annemize binbir yalvarmayla hazırlattığımız hamuru kullanırdık. Uçurtmanın kuyruğunu da yine kâğıtlardan yapardık. İpimiz de annemize çaktırmadan aldığımız yorgan iplikleri olurdu.

Adapazarı’ndaydım o zamanlar. Şeker Mahallesinde oturuyorduk ve mahallenin en iyi uçurtmalarını ben yapıyordum. Benim ilk uçurtmamı da babam yapmıştı. Babam nerden öğrenmişti uçurtma yapmayı bilmiyorum ama benim uçurtma ustam babamdı. Bahar rüzgârları başlar başlamaz evimizin bahçesi bir atölyeye dönüşürdü. Eline birkaç parça bir şey geçiren gelirdi bizim bahçeye, uçurtmayı yapmaya başlardık. Sonra doğru tarlalara. O zamanlar sıra sıra apartmanlar doldurmamıştı mahallemizi. Dört bir yanımız tarlaydı. Her yer bizim için oyun alanıydı.

Uçurtmalarımız için tek tehlike düğüm düğüm olan ipimizin kopmasıydı. İp kopup da kaçınca uçurtmamız koşardık peşinden. Stadın yanına kadar giderdi uçurtma. Oraya ulaştığımızda bazen çocuklar uçurtmayı ele geçirmiş olurlar, onlarla giriştiğimiz yoğun mücadeleden sonra birkaç hasarla da olsa alırdık uçurtmamızı. Sonra kaldığımız yerden devam ederdik gökyüzündeki seyahatimize.

Hâlâ yaparım uçurtma. Artık sebep çocuklarım ama şu da bir gerçek ki için için beklerim uçurtma mevsimini. Gökyüzündeki uçurtmaları gören kızımın, “Hadi baba uçurtma yapalım.” demesini beklerim. Özel çıtalarla, renkli kâğıtlarla, sırım gibi ipimizle yaparım uçurtmamızı, bu kez Adapazarı’nın değil Tokat’ın rüzgârına kaptırıp kendimizi, koşarız bir kuyruklu uçurtmanın ardından.

Geçen yaz Adapazarı’na gidince de dayanamayıp yaptım bir uçurtma. Çocukluğumun tarlaları sitelerle dolmuş. Bırakın uçurtma uçurmayı adeta adım atacak yer kalmamış. Şehrin yeni yerleşim yerinde bulduk boş bir alan, saldık uçurtmamızı gökyüzüne. Peşimde çocuklar, yeğenler, mahallenin çocukları. Bizim uçurtmayı geçen yok. Uçurtma uçurmanın keyfini çıkarana kadar süzüldü uçurtmamız.

Artık eskisi gibi değil gökyüzü. Rüzgâr esip durdukça bakıyorum gökyüzüne ama tek uçurtma bile yok. Çocuklar eğlenceyi başka yerlerde arar oldular demek ki. Dijital kuşatma onları da iyice kuşattı. Yıllar var ki misket oynayan tek çocuğa rastlamadım. Yanımdan koşup giden hiçbir çocuğun ceplerinde misket şıkırtısı duyamadım. Ellerinde cdler, dijital ve mekanik bir kurmacada mutlu olmaya çalışan ve kendileriyle yarışan yalnız çocuklar.

Tadı kalmadı dünyanın, bu kesin. Mutlu olmayı bile beceremeden büyüyor çocuklar. Bir uçurtmanın ipine sımsıkı sarılmadan, gökyüzüne bakarak düşler kuramadan, misketlerin şıkırtısını duymadan, toza, kuma belenmeden plastik ve dijital bir fanus içinde birden büyüyor çocuklar.

Çocuklarının elinden tutmalı babalar. Her gün biraz daha kötüye giderken dünya, onlara çocuk olduğunu hissettirmek için vakit buldukça açılmalılar yeşilliklere. Bir çocuğun ne kadar büyük mutluluklara ihtiyacı olduğunu görmek için ve bir çocuğa çocukluğunu yaşatmak için birkaç çıta, renkli bir kağıt ve bir ip yeterli. Her şey bir ipin ucunda saklı. Deneyin ve görün. Çocuklarınızın anlatacağı bir çocukluk anısının olmasını istemez misiniz? Günübirlik telaşlar, bunaltan mesai saatleri, aklımızı başımızdan alan krizler. Biz boğulurken bütün bunların altında cezayı çocuklarımız ödemesin. Düşlerinizi rüzgârlar yırtmadan salıverin uçurtmalarınızı gökyüzüne.

 

Mustafa Uçurum (Yolcu)