ALDIRMA GÖNÜL

Melek tarafından yazıldı..

Okul müdürünün odasından evi aradı.
“Babam basketbol antrenmanıma gelecekti hâlâ gelmedi. Babamı arasanıza, bekliyorum ben” dedi.

Aradık, ulaşamadık. Sonra bir daha aradı.
Bu sefer beden eğitimi öğretmeninin cep telefonundan arıyordu.
“Babamın numarası neydi, bir de öğretmenim arayacak” dedi...


Yarım saat sonra eve geldi.

Gözler kırmızı, saçlar dağılmış, yüzü mahzun...

“Dört kere aradık ama açılmadı telefon” dedi...
“Meşguldür mutlaka, çalışıyordur” dedim. Başını önüne eğdi.

Bir annenin canına okuyan anlardan biridir bu...

Başına geleni kabullenmiş, o küçük kafanın öne eğildiği an...

Diz çöktüm karşısında. Güzelim erik gözlerinde tarifsiz bir hayal kırıklığı vardı. “İyi ki sen varsın anne” dedi boynuma sarılarak. “İyi ki sen varsın. Sen şahane bir çocuksun. Kim istemez senin gibi bir çocuğun annesi olmayı” dedim göğsüme bastırarak...

“Babana bir mesaj yazmak ister misin” diye sordum.
Başını sakince iki yana sallayarak “hayır” dedi...

***


Yıllar öncesine gittim...

İlkokulu yeni bitirmiştim. Elazığ Anadolu Lisesi’nde hazırlık sınıfında okuyordum. Babam yurt dışında çalışıyordu. Gündüzcü çocuklardan birisi “babanı gördüm Atatürk Caddesi’nde” dedi. “İmkansız” dedim. “Babam Türkiye’de değilki, hem gelse beni ziyaret ederdi.” Çocuk omzunu silkti. İçime bir kurt düşmüştü. Teneffüste babamın Elazığ’daki dayı çocuğunu aradım. Karısı Ayşe yenge çıktı telefona. “Ayşe yenge babam gelmiş diyorlar” dedim. Ayşe yenge “Evet kızım, hafta sonu geldi, seni görmeye gelecek ama merak etme” dedi.

Büyük bir kırgınlık hissettim. Gelmiş... Ama beni aramamış...

Babamı beklemeye başladım... Günlerce... O hasretli, o sabırlı bekleyişin sonu gelmiyordu. Günler sonra bir öğleden sonra nöbetçi öğrenci beni dersten çıkardı. Babam yatılı bölümde, yatakhanede beni bekliyordu. Bir kesekâğıdında portakal, bir siyah ayakkabı boyası bir de çamaşır deterjanı duruyordu ranzamın üstünde. Yarım saat kaldı benimle. Dolabımı düzelttik. Biraz konuştuk.

Sonra “gelirim ben yine” diyerek gitti...

Portakalların üzerine gözyaşlarım düşüyordu. Pıtır pıtır kayıp gidiyorlardı. Portakalları dolabıma kaldırdım. Birini bile yiyemeden gece baskın yapıldı ve dolaplarda yiyecek maddesi bulundurmak yasak olduğundan portakallarım büyük çöpe doğru yola çıktı...

“Ama öğretmenim onları babam almıştı” dedim... Duymadılar...

***


Kızımın başı önüne eğildiğinde bir bıçağı eski bir yaranın üzerinde dolaştıran şansımıza kahrettim...

Göğsüme sakladığı başını öptüm.

“Bazı kızlar beklemeyi böyle öğrenirler benim gülüm...

Biliyor musun anneannen de benim gibi babasını çok beklermiş yatılı okuldayken. İnan bana ben de babamı çok bekledim. Ama babamın beni sevdiğinden hiç şüphe etmedim.

Dedem de annemi çok severdi. Sen de şüphe etme sakın. Baban çok seviyor seni biliyorum. Ama hayat böyle işte... Bazen büyükler istemedikleri halde üzebiliyorlar çocuklarını.

Şimdi sen büyük ol affet olur mu...” dedim...

“Peki...” dedi.

Onu yatırdıktan sonra kendi elimden tuttum...
İçimden bir şarkı söyledim... “Başın öne eğilmesin...”

İclal Aydın